ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİN DOĞUŞU VE BİZ TÜRKLER


9062_nProf. Dr. Mustafa ÜNAL
Araplar ile Türkler bilindiği kadarıyla, veya biraz mitolojik biraz da duygusal rivayetlerin anlattığı kadarıyla yaklaşık 1400 yıldır birbirlerini tanırlar.
Son yıllarda ülkemizde bir Arap aşkı aldı başını. Tabii bunun en önemli nedenlerinin başında 1960’lı yıllardan beri Türk siyasi arenasında kendine bir yer edinebilmek için siyasi yelpaze ve manifesto olarak Yahudi-Müslüman düşmanlığını temel diyalektik kabul etmiş olan Necmettin Erbakan’ın yetiştirdiği “milli?” kadronun 2002 yılından beri Erdoğan başkanlığında hükümetlik ediyor olmasıdır.

Bu kadroların propagandalarıyla 1000 yıllık Arap aşkımızın bitmesinin tek sebebi 80-85 yıllık Cumhuriyet olmuş-muş! Gerçekten bu böyle mi? Gerçekten Cumhuriyet, sıfırdan oluşturduğu “hümanizma anlayışı” ile kendinden başka milletlere, devletlere sırt çevirip arasına duvar mı ördü? Yoksa Araplar mı bize karşı bir tepki yaratıp veya yarattırılıp bizden uzak durdular? Araplar Türkleri nasıl bilirler? Biz onları nasıl biliriz? Veya birbirimizi biliyor muyuz, biliyorsak da ne kadar biliyoruz?
Bu soruları kısa kısa cevaplamaya çalışalım…
Bir defa bizim mevcut “milli” hükümet üyelerinin sahip olduğu felsefenin temelinde yatan en birinci yanlış, Cumhuriyetin Araplara aldığını zannettiği veya öyle gösterdiği tavırdır. Tarihen yanlış ve kasten saptırmadır. Zira Araplar ile Türkler Cumhuriyetle değil, daha Osmanlı son nefesini vermeden ayrılmışlardır; hem fikren hem de devleten, siyaseten. Devlet ve rejim bakımından ayrılışlarını öğrenmek için Osmanlının son on yıllık tarihini okumak yeterlidir bence. Ancak Arapların Osmanlıdan ayrılıp kendi devletlerini kurmalarının bir de fikri alt yapısı vardır. Zira durup dururken bir devletten ayrılıp daha önce hiçbir devlet yönetme tecrübesi olmayan topluluğun bağımsız yeni bir devlet kurması hiç de kolay değildi, ama bunu başardılar. Nasıl mı…? Bizim esas konumuz işte burası olacak.
Daha önceden dağınık bir yönetim içinde olmalarına rağmen dil, kültür ve ırk birliği sağlamış olan Arap kabileleri, Hz. Peygamber ile birlikte din birliğini de sağlayınca bir millet olmuşlardır.
Bu başlangıç temelinde Arap tarihçiler, genel tarihlerini 3 bölüme ayırırlar;
Halifeler 632-662
Emeviler: 662-750
Abbasiler 750-1258
Müslüman Araplar Emevi ve Abbasi dönemlerinde İspanya’dan, Orta Asya’ya kadar genişlemede evrensel bir devlet ortaya koyarlarken, İslam bir din olarak en zayıf dönemini yaşadı. Bu çöküş Türklerin 1000’li yıllarda devlet yönetimini ele aldıktan sonra İslam da ilahiyat, kelam, fıkıh, hukuk, felsefe ve tasavvufun dahil edilmesiyle sistemli bir evrensel din haline geldi. Araplar arasında daha önceki dönemlerde katı bir biçimde görülen sahip olanı başkalarıyla paylaşmama şeklinde var olan şuubiyye, bu dönmelerde artarak ve kinlenerek devam etti. Bazı gruplar bunun farkındaydı. İslam öncesi ve ilk İslami dönemde Araplar arasında görülen milli duygu, İslami dini duygunun ağırlığı altında yok olmaya yüz tutmuştu. Emeviler döneminde dini değerden daha ziyade, devlet ve millet duygusu Abbasilerde durum tersine çevrildi.
Araplar batının tarih terminolojisini kendilerine şu şekilde uyarlarlar:
1. Antik Arap Çağı: İslam öncesi putperestlik-kabile dönemi.
2. Arap Rönesansı: Hz. Muhammed ile Muaviye dönemi. Hz. Muhammed Arapların ırk, dil ve kültür birliğine inanç birliğini de kazandırdığı için, Muaviye de bu birliğe Arap Milletinin devlet birliğini eklediği için Arapların rönesansını yaşatmışlardır.
3. Arap Orta Çağı-Karanlık Çağ: Türklerin Abbasilerden başlayarak Arap siyasi, askeri, ekonomik ve dini etki alanlarına etki ederek Selçuklu ve Osmanlı ile 1900’lerin başına kadar sürdürdüğü çağa Araplar Karanlık Çağ demektedirler.
4. Modern Çağ: Araplar Osmanlıdan, Türklerden kurtuluştan günümüze kadar olan döneme modern çağ derler.
Arap Milliyetçiliği, Ayaklanmalar ve Liderleri
Araplar milli isyanlarını birçok olay ile irtibatlandırırlar. Bunlardan birkaç tanesi şöyledir:
1. Lübnan Emiri Fahrettin Ma’an: 1600’ün başlarından 1635te Osmanlı güçlerince yakalanıp İstanbul’da idam edilene kadar Osmanlıdan ayrı bağımsız emirlik yapısında bir devlet kurmuştur.
2. Akra Emiri Dehir: Suriye’de 1750’de Sultana isyan edip kabilesini kendisinin yöneteceğini söylüyor, askeri operasyonlara dayanamayıp Nil Vadisine kaçtı, Mehmet Ali Paşa’ya vergi vermeyip orada yarı bağımsız bir emirlik kurdu. Kabilesi arasında çıkan anlaşmazlık sonucu Mısır’ı terk ederken çıkan savaşta kabile üyelerince öldürüldü.
Arap okumuşları, modern anlamda Arap milliyetçiliği hareketinin başlangıcını özellikle Mısır’daki hareketlerin, 19. yy.da Napolyon’un Mısır’a yaptığı keşif gezisinden sonra piramitlerin araştırılması için arkeolojik çalışma yapılması gerektiğine dair hazırladığı rapora binaen bölgeye giden araştırmacıların halkla birlikte olup oraları anlamaya başlamasıyla birlikte Arap okumuşları arasında yabancıların (Türkler) ülkeden uzaklaştırılması yönündeki fikirleriyle başladığını ileri sürerler.
Mehmet Ali Paşa kendisi Arnavut olmasına rağmen, hatta herhangi bir “Arap kanı taşımıyor” olmasına rağmen, bu tür hareketleri desteklemiş, en azından İstanbul adına üzerlerine gitmemiş, sessizce seyretmiştir, onun bu durumu Arap milliyetçilerini daha da cesaretlendirmiştir. Veliahtları Abbas Halim, Said Halim, İbrahim ve İsmail de aynı tarzda devam ettiler ve Mısır’da Arap milliyetçiliğiyle Türk düşmanlığı giderek artmıştır.
1869’da Süveyş Kanalının açılmasıyla milliyetçi hava daha da yükseldi ve Arapların her şeyin üstesinden gelebilecek güce sahip olduklarını propaganda ettiler (sanki Süveyşi kendiler yaptı, kendiler yönetti). İstanbul’dan bağımsız olarak Arap dili ve kültürü eğitimi verilmeye başlandı, İstanbul’dan atanan Türk görevliler görev yapamaz hale getirildi, onların yerine kendi yetiştirdikleri militan Araplar görevlendirildi.1872’de İsmail tarafından Kahire’de ilk resmi Arap okulu olan Daru’l-Ulum kuruldu. İsmail’in oğlu Fuad da ilk Mısır Üniversitesini kurdu. Milliyetçi duygularla modernlik adına yapılan faaliyetlerin masrafları o kadar fazla oldu ki, İsmail’in megolamanlığını engelleyemedi, Avrupalılardan borç alma yoluna gitti, borçlar arttıkça borç aldığı Fransa, İngiltere ve İtalya’nın ekonomik, siyasi ve askeri etkisi artarak yönetimi kendi adlarına şekillendirmeye başladılar. İsmail, kanalın açılışında Mısır’ın Avrupa’nın bir parçası olduğunu deklare etti. Bununla da Fransız-İngiliz koloni etkisi iyice görülmeye başladı. 11 Eylül 1882‘de İngilizler Mısır’ı işgal edip Kraliyet Askeri üssü kuruldu. Fransız ve İtalyanlar buradan eli boş çıkmış oldu. Böylece Mehmet Ali Paşa’nın bağımsız (!?) devleti bitmiş oldu. İngiliz Kraliyet Yüksek Komiserliğinin kontrolü altında Kraliyet Deniz Kuvvetlerinin silahlarının gölgesinde Hidiv Tevfik ve Abbas (II), görevlerini yaptılar. İngilizler değişik kentlerde okul, hastane, yol, kanalizasyon, sulama şebekeleri ve ticaret merkezleri açtılar.
Araplar arasında doğal olarak süreç içinde varlığını sürdüren Arap idealizmi 1850’lerden sonra modern ve sistematik anlamda Arap okumuşlarının batı ile ilişkiye geçmesiyle şekillenip hız kazanmıştır.
(Francesco Gabrieli, The Arab Revival, London 1961. 178 sayfa.)
Arap milliyetçileri
Eliezer Tauber, The Emergence of the Arab Movements (London 1993) başlıklı eserinde Araplar arasında Arap milliyetçiliği ve Türk düşmanlığının kimler tarafından ve nasıl yapıldığını anlatır.
1- Butrus al-Bustani (1819-1883): İngiliz ve Amerikanlarla işbirliğine girdi ve Marunilikten Protestanlığa geçti. Suriye’de El-Medresetü’l-Vataniyye (Milli Okul) Nafir Suriyye dergilerini çıkardı. İlk Suriye milliyetçiliğini “Suriye bizim atayurdumuzdur, Suriye bizimdir yabancıların değil! Hubbul’l-Vatan mine’l-İman” sloganlarıyla Araplar arasında milliyetçiliği yaymıştır.
2- Ahmet el-Sulh: Beyrutta Araplar arasında milliyetçiliği yayarak Türklerden kurtulmak gerektiğini propaganda etmiştir.
3- Abdulkadir Cezeri: Bu da Beyrut çevresinde kongreci bir Arap milliyetçiliği gayretlerinde bulundu.
4- Abdurrahman Kevakibi: Halepli bir kürt, ama ortaya çıktığı ilk zamanlarda Arap Müslüman milliyetçiliği yapmıştır. İki kez gazete çıkarttı, Suriye valisi bunları kapattırdı. Siyasete başladı, hukuk bürosu açtı. İstanbul’a Halep’i şikayet etti, halkı organize etti. Sonra Halep mayoru oldu. Ummu’l-Kura (Mekke) kitabını yazdı. Abdulhamite karşı idi, onu irdeleyen Taba’il-İstibdat (zulmün Tabiatı) kitabını yazdı. Türklere karşı tavrını Abdulhamit üzerinden zulme karşı İslam birliği retoriğini işleyip İttihad-ı Vatan ile İslamcılık propagandası yaparak Suriye halkını İstanbul’a ve Türklere kışkırttı.
5- Necib Azuri: Suriyeli bir Hıristiyan. Pariste politika okudu. İstanbulda Mülkiyeye devam etti. Türklere karşı Arap isyanını başlatan ve yayan birisidir. Baskıcı olduğu bahanesiyle Abdulhamit üzerinden Suriye bölgesindeki Türk yöneticilere cephe oluşturdu ve halkın desteğini aldı. Hatırı sayılır Arap milliyetçisi olarak anılır. “Türk Asya’sında Arap Milletinin Uyanışı” (1905-Paris) adlı kitapta Süveyş kanalına kadar Asya Araplarının tek devlet olmasını, başkentinin de Hicaz olmasını halifenin de devlet başkanı olmasını anlatmıştır.
6- El şeyh İbrahim el-Yazıcı,1868’de Arap milliyetçisi olup osmanlıya fikri anlamda ilk başkaldıranlardan biri olarak kabul edilir. Hıristiyan Arap idi. Temel görüşü, Arap olmayanlar Arapları yönetmeye başladığından beri Araplar dinini, dilini ve vatanını unutmuş olup bundan kurtulmak için Arap olmayan yöneticilerden (Türklerden) kurtulmak gerekir…..yarı seküler milli Arap devleti kurulması taraftarı. Zira Araplar içinde Müslüman olmayanlar da var idi. Buna karşı “Arapçayı Hıristiyanlaştırmayacağız” tepkisi çıktı.
7- Mısır milliyetçilerinin önde gelenlerinden biri de Mustafa Kamil (1874-1908) İngiliz işgaline en çok direnen kişidir. Fransa hayranı idi. Liva adlı dergi çıkarttı. Hizbu’l- Vatan partisini kurdu. Solcu idi. “Vatanımızda hür, misafire cömertiz” sloganıyla yabancıya tavrı pek stabil değildi.
8- Cemalettin Efgani (1838-1897) ile takipçisi Mısırlı Muhammed Abduh (1849-1905)
Ülkemizde din ve gelişme adına yazı yazan kişiler, işi Arap düşünce hareketlerine dayandırırlar ve en önemli örnek olarak da Cemalettiin Afgani ve Muhammet Abduh gibi Arap yazar ve aksiyon adamları gösterilir. Mehmet Akif Ersoy da Safahat’ın Altıncı Kitabı Asım bölümünde
“-Şimdi Asım, edebiyatı bırak bir tarafa;
Daha ciddi işimiz var, geçelim başka lafa,
Galiba söylediğim yoktu? Evet hiç yoktu:
Mısr’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abdu,
Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le;
Der ki tilmizine Afganlı:
“Muhammed, dinle!
İnkılab istiyorum, başka değil, hem çabucak.
Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,
Nazariyyat ile bir şeyler olur zannetme…
O berahini de artık yetişir dinletme!
Çünkü muhtac-ı tezahür değil isti’dadın…”
-“şüphe yok, hakk-ı semuhiler var Üstadın…
Gidelim bir yere, hatta şu bizim Sudan’a;
Yeni bir medrese te’sis edelim urban’a.
Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım .
Nesli tehzib ile, i’la ile meşgul olalım.
Çıkarıb gönderelim, hasılı, Şeyhim, yer yer, Oradan alem-i İslam’a Cemaleddinler.”
İlk başlarda her ikisi de açıktan Arap milliyetçiliğinden ziyade dolaylı olarak İslamcılık propagandasıyla Türkleri dışlamaya başlamışlardır. Gazete ve dergilerde yazdıkları ve değişik yerlerde verdikleri konferanslarda İslamcılık ile Arap ırkının üstünlüğüne işaret edip yabancı yöneticilerden (Türklerden) kurtulma vakitlerinin geldiğini, hatta kendilerinden olmayan yöneticilere karşı isyan edilmesini, onlara karşı savaş yapılmasını, her türlü siyasi suikastın meşru olduğunu, bunu yapanların desteklenmesini istiyorlardı. Çünkü bu tür mücadele amaca hizmet etmeydi. Hidiv İsmail ve Hidiv Tevfik’in suikast planlarında Cemalettin Efgani bizzat bulunmuştur. Kasru’l-Nil köprüsünden geçerken suikast düzenlenmesi…. El-Urvatu’l Vusqa (Ayrılmaz Bağ) adlı bir örgüt kurmuş olup hem ideolojik olarak Türk tepkisini yaydılar, hem de gereğinde terör olaylarını ya planladılar ya da desteklediler.
İlk başlarda İslam ümmetinin birliği ve dirliği üzerine yazılar yazıp çevresini aydınlatmaya çalışmışlarsa da daha sonraları Arapların “yüce” köklerini tanımaları gerektiği, bağımsz olmaları gerektiği, çünkü geçmiş tarihte Arapların hep serbest yaşadıklarını anlatarak dolaylı olarak Türklere karşı cephe oluşması yönünde çalışmışlar, ama daha sonraları ise bu dolaylı anlatımı terk edip doğrudan cephe almaya başlayacaklardır.
Cemalettin Afgani kan bakımından Arap olmayıp İranlı veya Afgan olmasına rağmen İslam’ın Arap kültürü olduğunu savunan bir yazardır.
Onun toplumsal olaylara karşı tavrı, kendisinin kişisel git-gellerine bağlı olarak zik-zaklar çizer. Görünüşte entelektüel bir kaygı güdüyormuş gibi görünse de bu tavırlarını ilişki içinde olduğu ülkelerin çıkarlarına göre renklendirmiştir. Bu amaçla Afganistan, Hindistan, Bağdat, Basra, Mısır, İstanbul, Londra, Paris, Münih, İran ve Moskova’ya görüşme ve ziyaretler için seyahat etmiştir.
El hilal ve el-muktafat adlı gazetelerde yazılar yazdılar. Diğer yazarlar da aynı görüşteydiler. Suriyeliler: el- kevakibi (1849-1902), Edip İshak (1865-1885), Necib el-Haddad (1867-1899), Jorci Zeydan (1861-1914), Mısırlılar: Kasım Emin (1868-1908), Abdullah en-Nedim (1834-1896), Turco-Arab Vali ed-din Yeğen (1873-1921). Bu yazar ve şairler yazdıkları yazılarla Arapların şoven duygularını yeniden dirilterek İstanbul yönetimi, dolayısıyla da Türk düşmanlığını arttırmışlardır. Kevakibi’nin Zulüm adlı kitabı bu anlamda çok etkili olmuştur.
İlk tepkisini Osmanlı ile birlikte Mısır’da siyasi ve ekonomik güç kazanma çabasında olan İngilizlere karşı göstermiştir. Bu dönemde Fransız politikasına eğimli idi. Hindistan’da Sir Seyyid Ahmed Han’ın yürüttüğü düşünce hareketine karşı çıkarak Red’ün-Ala Dehriyyin adlı kitap ile onun şahsında İngilizlere muhalif fikirler ileri sürer. Müslüman dünyasını İngilizlere karşı isyana çağırır ve bunun için Muhammed Abduh ile birlikte Urvetü’l-Vüska adlı gazeteyi çıkarır. Fransız Doğu Locasına üye olur.
Osmanlı yönetimi nezdinde İngilizler bu yayınları yasaklar ve yazarları sürerler. O da Paris’e gider. Abdulaziz el Mısri tarafından İstanbul’da Avusturya-Macaristan örneği bir Arap Türk imparatorluğu amacıyla el-ahd (pakt) gizli cemiyetini kurdu (1909). Paris’te de gizli Genç Araplar Teşkilatını (el-Fetat) kurdular. Bunlar masonik karbonaro tipi bir örgütlenme gerçekleştirdiler. Bunların amacı ayrılık… Osmanlıdaki bütün Arapların kendi aralarında yerel olarak örgütlenip devlet kurma bilgi ve becerisini kazanınca Osmanlıdan ayrılıp bütün bir Arap devleti kurmak.
Yayınlarının Mısır’a girmesi ve okuyanların tutuklanıp cezalandırılmasından dolayı yayınlarını durdurur. Efgani 1880’de “Milli Birliğin Felsefesi: Irk ve Dil Birliği” adlı bir kitap yazdı. Osmanlı ve İngiliz yetkilileri bunların dergi ve kitaplarının Mısır’a sokulmasını yasakladılar, bulunduranlara para cezası verdiler. Faaliyetlerini Paris’ten yaptılar.
Bu sefer, Londra’ya gider, ama İngilizlerden bir çıkar elde edemeyince Ruslarla görüşme yapmak için Moskova’ya gider. Rus siyasetçilerle görüşür. Rus gazetelerinde yazıları yayınlanmaya başlar. Rusların ekonomik ve askeri çıkarları doğrultusunda İran kamuoyu ve siyasetini yönlendirmeyi başarır. İngilizlerin tekelinde bulunan İran Tütün Firmasının İngilizlerden alınıp Ruslara devredilmesi için çalışır ama İran Şahı Nasıruddin’in çevresindeki yöneticilerin tepkisi sonucu İrandan kovulur, ama ardından İmtiyaz sözleşmesinin feshine giden yolu açtığından Rusların lehine işi bitirmiş olur.
Bu etkisinden dolayı İngilizler Lord Cramer ve Wilfred Blunt aracılığıyla Afgani ile görüşmelere başlarlar. İskoç Mason Locasına üye olarak İngilizlerin çıkarlarına göre yayın ve propaganda yapıp aksiyonlar gerçekleştirir.
Mısır’da ilk siyasi parti 1878 yılında Liberal Milliyetçi parti adıyla Muhammed Abduh, Jemaleddin Efgani, Abdullah Nedim Sami el Barudi gibi kişiler tarafından kuruldu. Parti programı tamamen Türklere cephe almak düşüncesiyle “Mısırı dışarıdan gelen yabancılardan arındırmak ve onlardan gelecek saldırılara direnç oluşturmak” ancak 1882’de İngiliz işgali gerçekleşince birçoğu direnmeden İngilizlerle işbirliği yaptı. Bazıları da hapsedildi.
C. Ernest Dawn, From Ottomanism to Arabism Essays on the origins of Arab Nationalism, London-chicago 1973, 212 sayfa.
19. yüzyılın başında bazı Arap okumuşları dört yüzyıllık Osmanlının Arapları yönetmesine dur demek istedi ve bunu dillendirmeye başladılar. Bu düşünce, Arap milliyetçiliği olarak kabul edilir ve vatancılık olarak partileşmişlerdir. Vatandan kasıt İslam dini ile Arapların özüne dönüp Türkleri dışarı etmektir. Atayurt ve millet kavramlarını Avrupa’da eğitim alan kişiler batılılardan öğrenmişler ve buna zemin aramışlardır. Arap olup da Müslüman olmayanlar ise, sadece Arap milleti ve insanlık temalarını işleyip Osmanlıda yapılan yanlışları dile getirmek suretiyle milliyetçiliklerini işlemişlerdir.
Abduh kurtuluşun islamın özüne dönüş olduğunu, “yabancı şeytanlardan” (Türklerden) kurtulunmazsa gerçek dine dönülenemeyeceğini kabul ediyordu. Aslında başlarda (1880’ler) Müslümanların hükümete ihtiyacı olmadığını Osmanlı devletinin yeterli olduğunu düşünüyordu ama daha sonra İslamın özünün Arapların İslamında olduğu görüşünü savunmaya başlayınca bunun ilerisinde Arap milliyetçiliğine doğru bir çizgi takip etti ve Türklere karşı düşünce ve eylemlerini terör noktasına kadar taşıdı.
Reşit Rıza (Menar) ise öze dönüşü Arapçacılık ile anlatıyordu. Arapça öğrenilirse İslam’ın özüne dönülebilirdi, zira İslam’ın ruhu Arapçada gizli idi. Arapçayı iyi öğrenen İslam’ı iyi öğrenmek durumunda kalacaktır.
1887’de dönemin İngiliz dışişleri bakanı (daha sonra Başbakan olan) Lord Salisbury Osmanlının Avrupa ülkeleri arasında paylaşılması gerektiğini belirtmiş ama Almanya ve Rusya başta olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri paylaşımın şekli ve payı konusunda anlaşamamışlardır. Paylaşma fikrinin temeli, Osmanlı Devletinin Orta Doğu’yu yönetecek bilgi, görgü, bilim, teknoloji, eğitilmiş kadro fukarası konumuna düşmüş olduğudur. Sonra Sykes-Picot anlaşmasıyla Büyük Britanya ile Fransa paylaşımda anlaşırlar: Yukarı Mezopotamya ve Anadolu’nun Güney kısmı Fransızlara, Güney Mezopotamya ve diğer Arap ülkeleri İngilizlere kalacaktı.
Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Abdullah ile İngilizler anlaşırlar. Arapların Sykes-Picot anlaşmasından haberleri yoktur. 31 Ekim 1914 tarihinde İngiliz Dışişleri sekreteri Kitchener
Eğer Arap Milleti, Türkiye tarafından çıkartılan bu savaşta (?) İngilizlere yardım ederlerse, İngiltere, Arabistan’a dahili herhangi bir müdahalenin yapılamayacağını ve harici yabancı (Türk) saldırılarına karşı Araplara her türlü yardımı yapacağını garanti eder. Eğer bunlar yapılırsa Allah’ın yardımıyla gerçek Arap Irkı Mekke veya Medine’de Halifeliğe sahip olacak, iyilikler gelecektir, şimdi bulunan bütün şeytanlar (Türkler) kapı dışarı edileceklerdir. (Donald Harvey, British Imperialism in the Middle East of the World War One: A PsychoSocial History of the Arap Revolt, Univ. Of Texas Ph.D. Thesis, 1982, pp.270)
şeklinde bir mesaj ile (s. 58) Arapları cesaretlendirir ve Osmanlı Devletine karşı İngilizlerle anlaşıp silahlandırılırlar. Kitchener bu doğrultuda propagandalar yaptırır, mesajlaşmalarını sürdürür; Buna göre sadece Arabistan Arapları değil, bütün Orta Doğu’daki Arap kabileleri kurulacak bir Arap İmparatorluğunun sahibi olacağı yönünde şuurlandırılarak Arap Milliyetçiliğini harekete geçirdi. Bunu yaparken de Mekke ve Medine gibi mübarek yerlerin yabancı kafirlerin (Türkler) saldırısı ve işgalinde olduğunu, bundan kurtulmak için Arap isyanının gereğini onlara kabul ettirir.
Prof. Dr. Mustafa ÜNAL
Yayin Tarihi 29 Nisan, 2014
Genel Türk Tarihi