Türkiye’nin Ermeni Soykırım İddialarına Cevabı


ermeni-ceteleriTürkiye Cumhuriyeti’nin “soykırım” konusunda ilkesel tavrı ve politikası bellidir. 1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi’ni imzalayan, ulusal parlamentosunda onaylayarak yürürlüğe girmesini sağlayan ve soykırım suçunu ulusal hukukuna dahil eden devletlerden biri olan Türkiye, soykırım suçunun işlenmesinin önlenmesi, bu suça karışanların yargılanması ve cezalandırılması konusundaki çabalara destek vermektedir.

Uluslararası camianın saygın bir üyesi olan Türkiye, bu konudaki katkılarını başta BM olmak üzere tüm ilgili platformlarda yapmaktadır.

“Soykırım” nedir ?
Soykırım suçunun tanımı, ülkemizin de taraf olduğu 1948 tarihli “Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde yapılmıştır.
Sözleşmenin ikinci maddesine göre; “soykırım” suçunun temel ögesini, belirli bir grubun tamamını veya bir bölümünü, sırf o gruba mensup olduğu için yok etmeye yönelik “kasıt” oluşturmaktadır.
Bir eylemin “soykırım” olarak nitelendirilmesi için; a) Yetkili ve özel olarak kurulmuş bir mahkeme kararının mevcut olması b) “soykırım” tartışmasına konu olan belirli bir insan topluluğunun, belirli bir etnik-dini kökene mensup olması nedeniyle ortadan kaldırılması niyetinin taşındığının kesin olarak ispatlanabilmesi gerekmektedir.
Sözleşmenin altıncı maddesi uyarınca, herhangi bir olayın “soykırım” olarak nitelendirilip, nitelendirilemeyeceğine yalnızca yetkili bir mahkeme karar verebilmektedir. Bu mahkeme, topraklarında soykırım yapıldığı iddia edilen devletin mahkemesi olabileceği gibi, Roma Tüzüğü uyarınca oluşturulmuş bir uluslararası ceza mahkemesi de olabilir.
Keza, soykırım suçunun dünya çapında en yaygın olarak bilinen örneği olan “Yahudi Soykırımı-Holokost”ta, Nazi dönemi Almanyası’nda Yahudilere ve Romanlara karşı işlenen suçlar, spesifik olarak bu dönem için kurulan “Nürenberg Mahkemeleri”nde yapılan yargılama sonrasında karara bağlanmıştır. Böylece, işlenen suçlar Mahkeme kararıyla sabit bulunmuştur.
Benzer şekilde, yakın dönemde vuku bulan “Sarebrenica” ve “Ruanda Soykırımları”nda da, spesifik olarak bu suçları işleyen kişileri yargılamakla görevli mahkeme kararları uyarınca, her iki olayın da “soykırım” olduğuna, mahkeme kararıyla hükmedilmiştir.
Dolayısıyla, yetkili bir mahkemenin kararının olmaması durumunda, herhangi bir olayın soykırım olarak nitelendirilmesi hukuken mümkün değildir. Bu çerçevede, yetkili mahkeme kararı bulunmayan, “soykırım iddiaları” hukuki geçerlilikten yoksun bir iddiadan öteye gidememektedir.
Bu bağlamda, başta Parlamentolar olmak üzere, yetkisiz kurumların soykırım kararları almaları, soykırım kavramının istismar edilmesine ve soykırım tanımının hukuk dışı kullanımının yaygınlaşmasına neden olmasının yanısıra ülkelere ve kişilere yönelik asılsız iddia niteliği taşımakta, ifade ve bilimsel araştırma özgürlüğünü kısıtlama tehdidi içermektedir.
1915’te ne yaşanmıştır ?
1915’te Türkler ve Ermeniler arasında gerçekten ne yaşandığının tam olarak anlaşılabilmesi için, 1915’ten önceki gelişmelerin incelenmesi gereklidir.
Türkler ile Ermeniler sekiz yüzyıldan daha uzun süre Anadolu’da barış içinde yaşamışlardır. Ermeniler, 19. yüzyıla kadar, Osmanlı Toplumu ile bütünleşmeleri ve Millet sistemi içerisindeki uyumları nedeniyle “Millet-i Sadıka (Sadık Millet)” olarak adlandırılmışlardır. Ermeni toplumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun ayrıcalıklı tebaası olarak Osmanlı Devlet Yönetimi içerisinde bakan, general, büyükelçi, vali, ticari temsilci ve bu gibi üst düzey görevler almışlar, etnik-kökenleri ve dinleri dolayısıyla bir ayrımcılığa ve kısıtlamaya maruz kalmamışlardır.
Osmanlı Dönemi’nde:
– 29 Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşı, üst düzey hükümet rütbesi olan “Paşa” sıfatını almıştır.
– 22 Ermeni, Hariciye, Maliye, Ticaret ve Posta Nazırlığı dahil olmak üzere Bakan olarak görevlendirilmiştir.
– 1912-1913 yıllarında Hariciye Nazırı olarak görev yapan Gabriel Noradunkyan Ermeni asıllıdır.
– Çok sayıda Ermeni; tarım, nüfus ve ekonomik kalkınma konularıyla ilgilenen devlet dairelerinin başkanlığını yürütmüştür.
– 1876 yılı sonrası Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda 33 Ermeni milletvekili yer almıştır.
– Hariciye Nezareti’nde 7 Ermeni Büyükelçi, 11 Başkonsolos ve Konsolos görev yapmıştır.
– Mekteb-i Sultani (bugünkü Galatasaray Lisesi) ve Mekteb-i Mülkiye (bugünkü Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde) 11 Ermeni kökenli profesör ders vermiştir.
Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik akımının etkisi ve Avrasya coğrafyasındaki büyük güçler çekişmesinde, 19’uncu yüzyılın sonuna doğru, dönemin Büyük Güçleri, Ermenileri de, Osmanlı Devleti’ne karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri önemli bir araç olarak görmeye başlamışlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu vilayetlerinde bağımsız bir devlet kurma vaadiyle kışkırtmışlardır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra düzenlenen Berlin Konferansı’yla Ermeniler siyasi açıdan büyük kazanımlar elde etmişlerdir. Konferansta kabul edilen 61’inci madde ile (Osmanlı İmparatorluğu “Doğu Anadolu’da ıslahat yapacak, asayişi sağlayacak ve bu konularda aldığı tedbirleri ilgili devletlere bildirecek, ilgili devletlerde tedbirlerin icrasına nezaret edecekler”) “Ermeni Meselesi” uluslararası siyasi sistemin gündemine girmiştir.
1887’de Cenevre’de Hınçak, 1890’da ise Tiflis’te Taşnak komiteleri ortaya çıkmıştır. Her iki komitenin de ortak hedefi Osmanlı topraklarında Ermenilerin yaşadığı bölgeleri içeren, siyasi ve etnik olarak saf bir Ermeni devleti kurulması olmuştur. Daha sonra Osmanlı sınırları içinde de örgütlenen bu komitelerin kışkırtmaları ve dış yardımların desteğiyle çeşitli vilayetlerde ayaklanmalar başlamış ve 1896 yılında Van’da ilk büyük Ermeni isyanı çıkmıştır. Bu isyanın bastırılmasından sonra bölgedeki Ermeni örgütleri faaliyetlerine devam etmişler ve bir çok yerde Ermeni isyanları düzenlemişlerdir.
Ayrılıkçı Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasını ve Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karşı savaşa girmesini büyük bir fırsat olarak görmüşlerdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında isyan ederek işgalci Rus Ordusu ve diğer yabancı kuvvetlerle işbirliği yapan Ermeniler, Türklere ve diğer Müslümanlara yönelik katliamlar yapmışlar, Rus işgalini kolaylaştırmak için Osmanlı askerlerine saldırıp, ikmal yollarını kesmişlerdir. Sarıkamış Harekatı’nın başarısızlığından sonra Ermeni çevrelerinin 15 Nisan 1915 tarihinde ikinci Van isyanını çıkarması ve dışarıdan Rus saldırılarıyla karşı karşıya olan Osmanlı Devleti’ni içeriden vurmaya başlaması Osmanlı Hükümeti tarafından 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen, bugün yaygın olarak bilinen ismiyle “Tehcir Kararı” olarak adlandırılan “Sevk ve İskan Kanunu”nun en önemli nedenlerinden birini oluşturmuştur.
1915 olaylarının tarihsel gelişimi ele alındığında, Osmanlı Hükümeti’nin, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında bazı uyarılar ve idari tedbirlerle Ermeni isyanlarını önlemeye çalıştığı ve Ermenilerin terör olayları, isyanlar ve düşmanla işbirliği gibi faaliyetlerine paralel olarak alınan tedbirleri artırdığı görülecektir. Dolayısıyla, Osmanlı Hükümeti’nin aldığı tedbirlere bakıldığında önceden planlı ve siyasi amaçla olmadığı, aksine bunların gelişen olaylara bağlı olarak askeri kaygılar ve güvenlik gibi nedenlerle alındığı görülmektedir.
Askeri tarihçiler, 27 Mayıs 1915 tarihli tehcir kararının askeri zorunluluk kapsamında alındığını ve Osmanlı Hükümeti’nin, Doğu Cephesi’nde karşılaştığı ayrılıkçı tehdit nedeniyle bir anlamda böyle bir tedbir almaya mecbur kaldığını ifade etmektedirler.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, Ermenilerin ülke sınırları dışına sevk edilmelerinin öngörülmemesi, İmparatorluk topraklarının savaş alanı dışında bulunan bölgelerine doğru yer değiştirmeye tabi tutulmalarıdır. Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfus, Savaş Koşulları’nın sona ermesinden sonra yaşadıkları topraklara geri dönme hakları saklı tutulmak kaydıyla, İmparatorluğun, savaş ve çatışma tehdidinden uzak başka bir bölgesine sevk edilmiştir.
Sevk işlemi, gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra başlamıştır. Bu arada, askeri harekat dışı bazı bölgelerde yaşayan Ermeniler bu uygulamanın haricinde tutulmuştur. Böylelikle, İstanbul, Kütahya ve Aydın vilayetlerinde yaşayan Ermeniler bu karardan etkilenmemişlerdir. Osmanlı Hükümeti’nin aldığı karar herhangi bir ideolojinin uzantısı değildir.
Yasada, sevke tabi Ermenilerin güvenliğini sağlayacak her türlü önlem öngörülmüştür. Osmanlı Hükümeti, yerel makamlara, Ermenilerin yeniden yerleşmelerinin düzenli şekilde gerçekleştirilmesini sağlayacak önlemlerin alınması yönünde talimat vermiş, verilen talimata uymayan kişiler hakkında soruşturma yapılması ve yapılacak soruşturma sonucuna göre, suçlu bulunan ve görevlerini kötüye kullananların Divan-ı Harbe sevk edilmelerini emretmiştir. Osmanlı Devleti’nde “Divan-ı Harbi Örfi Mahkemeleri” olarak bilinen bu mahkemelerde göç yolundaki Ermenilere kötü davrandıkları gerekçesiyle yargılanmak üzere 1916 yılında 1673 kişi tutuklanmış, 67 kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Bu yargılamalara ilişkin belgeler Osmanlı arşivlerinde mevcuttur. İntikam ve soygun amacıyla koruması zayıf göç kafilelerine saldırıldığı maalesef bir gerçektir. Öte yandan, yer değiştirme (tehcir) sırasında, devlet otoritesinin güçlü olduğu bölgelerde ise Ermeni kafilelerine yapılan saldırılar oldukça sınırlı kalmıştır. Savaş zamanında yiyecek ve diğer ihtiyaç malzemelerinin yetersiz olması, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıkların başlaması bazı bölgelerde can kaybının yüksek olmasına yol açmıştır. Esasen, bu zaman dilimi bütün Anadolu insanının aynı kaderi paylaştığı dönemdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, sadece Güneydoğu Anadolu’da bir milyonun üzerinde sivil nüfus hayatını kaybetmiştir. Bu kaybın nedenlerinden birisi de Ermeni çetelerin silahlı saldırılarıdır.
Ermenileri yok etmek isteyen ve katliam yapmak amacında olan bir devletin, Ermeni kafilelerine kötü muamele edenleri ve görevlilerini nasıl olup da yargıladığı ve cezalandırdığı ve soykırım propagandacılarının ileri sürdükleri gibi gizli amaçları olan bir devletin, neden tehcir sürecinde Ermeni grupların güven içinde nakillerini sağlayacak özel bir kanun çıkardığı gibi soruların tabiatıyla, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendiren çevreler tarafından cevaplanması mümkün değildir. Zira, bu sorulara verilecek cevaplar Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri “yok etme” yönünde bir niyeti olmadığını ortaya koymaktadır.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Osmanlı döneminde, Ermeniler Osmanlı toplumu ve bürokrasisine tamamen entegre olmuş bir toplumdur. Hatta, tehcir kararını alan İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidara geliş sürecinde ve sonrasında Ermeni gruplarla da işbirliği yaptığı bilinmektedir. 1908, 1912 ve 1914 genel seçimlerinde bir çok Ermeni, İttihat ve Terakki Cemiyeti listesinden milletvekili olarak seçilmiştir. Bunlardan Bedros Hallaçyan iki defa Ticaret ve Nafia nazırı olmanın yanısıra bir dönem İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez-i Umumi azalığını yapmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İşgal Kuvvetleri tarafından 1919-1922 yılları arasında Osmanlı resmi görevlilerine karşı yürütülen yasal sürecin bir parçası olarak Ermeni iddiaları araştırılmıştır. 144 üst düzeyli Osmanlı yetkilisi tutuklanmış ve yargılanmak üzere İngiltere tarafından Malta adasına sürgüne gönderilmiştir.
Tutuklamalara yol açan bilgiler çoğunlukla yerel Ermeniler ve Ermeni Patrikliği tarafından sağlanmıştır. Aydınlardan, sürgüne gönderilenler Malta’da gözaltında tutulurken, başkent İstanbul’da bulunan ve burada mutlak yetkiye ve güce sahip İngiliz işgal kuvvetleri de bu görevliler hakkında suçlamada bulunmak üzere kanıt aramışlar, ancak, Malta’ya sürgüne gönderilen Osmanlı görevlilerinin ve İttihat ve Terakki mensuplarının Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin öldürülmesi yönünde emir verdiklerini veya teşvik ettiklerini gösteren herhangi bir kanıta rastlanmamıştır.
ABD ve Fransa arşivlerinde de bu yönde kanıt bulunamamıştır. Malta’da iki yıl dört ay süren tutukluluk döneminin ardından, sürgünler yargılanmadan serbest bırakılmışlardır.
Esasen, bu zaman dilimi bütün Anadolu insanının aynı kaderi paylaştığı dönemdir. Ermeni Meselesi hakkında tarihin sessiz tanıkları olan arşiv belgelerine bakıldığında; sadece Ermenilerin değil, Türklerin de büyük acılar çektiği görülmektedir. Nitekim Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan Ermeniler Tarafından Türklere Yapılan Katliam Belgeleri adlı iki ciltlik kitapta, 1914-1922 yılları arasında Ermeni komitelerinin 523.955 Türk’ü öldürdükleri belgelerle ortaya konulmaktadır.
Son dönemde Ermeni propagandası; 1915 olaylarını Holokost ile özdeşleştirme gayretleri çerçevesinde, 1908’de iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi’ni, Sosyal Darwinci bir yaklaşımdan hareketle baskıcı bir Türkleştirme politikası uygulamak ve bunun bir ayağı olarak “Ermeni soykırımını” hayata geçirmekle itham etmektedir.
Bu bağlamda kullanılan kavramlardan biri; biyolojik anlamda reddetmeye dayalı ırkçılık yerine, kolektif kimliği hedef alan bir ırkçılık olarak ortaya çıkmaktadır. İttihat ve Terakki dönemi uzmanı birçok tarihçi bu yorumun tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuştur. İttihat ve Terakki hiçbir zaman yeknesak bir ideolojiye sahip olmamıştır. Holokost’un gerisinde ise yüzyıllara dayalı bir Yahudi düşmanlığı mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğu’nda buna benzer bir Ermeni düşmanlığına hiçbir zaman rastlanmamış, Yönetim bakımından hiçbir zaman bir “Türk-Ermeni” ayırımı gözetilmemiştir.
Öte yandan, o dönemdeki Osmanlı Yönetimi, Ermeniler konusunda ileri sürülen katliam iddialarının araştırılması için Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olmayan İspanya, İsviçre, Hollanda, Danimarka ve İsveç’e, Şubat 1919 tarihinde gönderdiği notalarla ikişer hukukçu gönderilmesini ve bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep etmiştir. Bu girişim, İngiltere’nin anılan ülkelere yönelik müdahalesi ile sonuçsuz kalmış, konunun soruşturulması engellenmiştir.
Tehcire tabi tutulan Ermeni sayısı kaçtır?
Ermeni iddialarını savunanlar, tehcire tabi tutulan ve hayatını kaybeden Ermenilerin sayısını, tarihsel gerçeklerin çok ötesinde, abartılı rakamlarla ileri sürmektedirler.
1914 yılında yapılan son Osmanlı nüfus sayımına göre, nüfus sayımının düzenlendiği dönemde İmparatorluk sınırları içerisinde yaşayan toplam Ermeni sayısı 1.295.000 (bir milyon iki yüz doksan beş) kişidir.
İmparatorluğun Doğu Sınırlarını güvence altına almak amacıyla bir savaş zarureti olarak ve geçici bir süreliğine alınan karar kapsamında tehcire tabi tutulan toplam Ermeni sayısının 600.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
İddia edildiği gibi, tehcire tabi tutulan tüm Ermeniler hayatını mı kaybetmiştir?
Tehcire maruz kalan tüm Ermenilerin, katliama maruz kalarak, ortadan kaldırıldıkları yönündeki iddia, tarihsel gerçeklerden ve bilimsellikten uzaktır.
Tehcir sırasında hayatını kaybeden Ermenilerin varlığı bir gerçektir. I. Dünya Savaşı sonrasında 1915 olayları sırasında 600.000 kişinin öldüğünü iddia eden bu radikal çevreler, bu rakamı önce 800.000’e, günümüzde de 1.5-2 milyon kişiye çıkartmışlardır.
Öte yandan, savaş koşullarında hayatını kaybeden Ermenilerin tam sayısını tespit edebilmek mümkün değildir. Esasen, bu husus, sadece Ermeniler için değil Osmanlı İmparatorluğu döneminde savaşlarda hayatını kaybeden tüm kişiler için geçerlidir. Zira, Osmanlı Yönetimi sırasında, ölü sayısının tutulması gibi bir uygulama olmadığı için I. Dünya Savaşı sırasında kaç kişinin hayatını kaybettiğini tam olarak bilebilmek mümkün değildir.
Bu bağlamda, yapılabilecek en iyi tahmin, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşayan Ermenilerin tahmini sayısını hesaplamak ve buradan bazı çıkarsamalara ulaşmaya çalışmaktır.
Radikal Ermeni propagandasına katkı sağlamak için sonradan üretilmiş abartılı istatistiki rakamlar bir kenara bırakıldığı takdirde, güvenilir akademik kaynakların, tehcir öncesi Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan toplam Ermeni sayısı olarak ortaya koydukları rakamlar; 1.056.000 ila 1.555.000 arasında değişmektedir. Bu da, yukarıda belirtilen, 1914 yılında gerçekleştirilen son Osmanlı nüfus sayımındaki 1.295.000 kişilik rakamla paralellik arzetmektedir.
Tehcir sırasında yaşanan can kayıpları konusunda, Talat Paşa, İttihat ve Terakki Partisi’nin 1 Kasım 1918 tarihindeki son kongresinde yaptığı konuşmada, hayatını kaybeden toplam Ermeni sayısının 300.000 civarında olduğunu söylemiştir.
1918 yılında Paris Barış Konferansı’nda bir konuşma yapan, Ermeni bağımsızlık hareketinin önemli liderlerinden birisi olan Ermeni Heyeti Başkanı Bogos Nubar Paşa, I. Dünya Savaşı sonrasında, Türkiye topraklarında 280.000 Ermeni kaldığını, 700.000 Ermeni’nin başka ülkelere göç ettiğini ifade etmiştir.
Bu rakam ile I. Dünya Savaşı koşullarında yaklaşık 300.000 Ermeni’nin hayatını kaybettiği yönündeki tahminler örtüşmektedir.
Türkiye’nin, bir bütün olarak 1915 Olayları’na ilişkin yaşanan tartışmaya dair çözüm önerisi nedir?
1915 olayları konusunda Türk ve Ermeni halkları arasında bir hafıza çatışması bulunmaktadır.
Türkiye’nin kimseye kendi hafızasını dayatmak gibi bir niyeti yoktur. Ancak, tabiatıyla hiç kimsenin de Türkiye’ye kendi hafıza kayıtlarını dayatmak gibi bir hakkı bulunmamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, 1915 olayları arasında yaşananların tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunagelmiştir.
Sayın Başbakanımız 10 Nisan 2005 tarihinde zamanın Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’a bir mektup göndererek Türk ve Ermeni tarihçiler ile diğer uzmanlardan oluşacak bir grubun 1915 dönemine ait gelişme ve olayları sadece Türk ve Ermeni değil, ilgili üçüncü ülkelerde yer alan tüm arşivlerde araştırarak, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamaları çağrısında bulunmuştur. Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisi de 13 Nisan 2005 tarihinde Ermeni iddiaları konusunda kabul ettiği bildiride, Başbakanımızın bu tarihi önerisini desteklediğini açıklamıştır. Sayın Başbakanımızın mektubuna, resmi bir yanıt alınması mümkün olamamıştır.
Öte yandan, Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim 2010 tarihinde Zürih’te imzalanan “Türkiye ile Ermenistan arasında İlişkilerin Geliştirilmesine dair Protokol”de, tarafsız akademisyen ve tarihçilerden oluşan ve ilgili tüm arşiv ve kayıtlarda çalışma yapmakla görevli bir “tarihsel boyut alt komisyonu” kurulması öngörülmektedir.
Türkiye, bahsekonu tarihsel boyut alt-komisyonunun, 1915 olaylarına ilişkin adil hafızaya ulaşılmasında önemli bir rol oynayacağına inanmaktadır.
Türkiye’de, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmek suç mudur ve yasal takibata mı maruz kalmaktadır?
1915 olaylarının yegane serbestçe ve özgürce tartışıldığı ülkenin Türkiye olduğunu söylemek mümkündür.
Bazı kişilerin Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi kapsamında adli kovuşturmaya ve takibata tabi tutulduğu yönündeki iddiaları da gerçek dışıdır. Zira, Türk Ceza Kanunun ne 301. Maddesinde, ne de başka bir bölümünde “Ermeni soykırımı”nın inkarı gibi bir hüküm bulunmadığı gibi, halihazırda 1915 olaylarının “soykırım” olduğunu ileri sürmesi nedeniyle adli kovuşturmaya maruz kalmış herhangi bir kimse bulunmamaktadır.
Öte yandan, “soykırımın inkarı yasası” bulunan pek çok ülkenin aksine, Türkiye’de 1915 olaylarının “soykırım” olduğunu ileri süren kitap, makale ve benzer yayınlar gerek orijinal olarak yazıldıkları dillerde, gerek Türkçe çevirileriyle satılmaktadır. Bu kitapların arasında, bilimsel araştırmadan çok ateşli propaganda malzemesi olarak nitelendirilebilecek eserler de mevcuttur.
Türkiye’deki bu özgürlük ortamının aksine, aralarında AB üyesi olan pek çok ülkenin de bulunduğu Avrupa ülkelerinin arasında, “soykırımın inkarı”nı suç sayan ve bu konuda vatandaşlarımız aleyhinde adli kovuşturma başlatan ülkeler mevcuttur.
Ermeni diasporasının aşırı unsurlarının baskı ve yönlendirmeleriyle yürütüldüğü bilinen bu girişimler tarafımızca üzüntüyle karşılandığı gibi, 1915 olayları konusunda açık ve serbest bir tartışma ortamının yaratılmasına da engel teşkil etmektedir.
Kaynak: Bu makalenin içeriği, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesinin çeşitli sayfalarından alınmıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin resmi tutumunu yansıtmaktadır.
Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesi