Peki ya Zorunlu Türk Göçleri?


bulgaristan-zorunlu-goc-turkiyeOĞUZHAN YANARIŞIK
Warwick Üniversitesi, Siyaset ve Uluslararası İlişkiler
Fransız Senatosu’nun Ermeni soykırım iddialarını reddedilmesini cezalandıran kanunu kabul etmesinin ardından, hem yurt içinde hem de yurt dışında hararetli tartışmalar yaşandı. Bu kanun, bazılarınca Fransız siyasetçilerin insan hakları hassasiyetleri ve mazlumların korunması güdüsüyle açıklanabilir belki. Aslında Ermeni soykırım iddialarında ön saflarda çarpışan (!) Avrupalı siyasetçilerin samimi olup olmadıklarını anlamak üzere pek de gündeme gelmeyen bir konuya eğilmek faydalı olacaktır: Türklere uygulanan zorunlu göçler. Bunlardan sadece Bulgaristan’da yaşanan drama bakmak yeterli ipuçlarını verecektir.

1915’te Ermenilere uygulanan zorunlu göç hakkında atıp tutan Avrupalı siyasetçilerin, 1989’da hem de ortada herhangi bir savaş ortamı yokken Balkanlar’dan göçe zorlanan Türkler hakkında tek bir kelime etmemesi onların samimiyetsizliklerinin bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Bu kişiler savaş döneminde karşılıklı saldırıların olduğu bir ortamda yapılan tartışmalı bir uygulamayı soykırım olarak kabul etmekle kalmayıp, bunun Türkiye’nin AB üyeliği önünde bir engel olduğunu savunabiliyorlar. Fakat 2007 yılında Bulgaristan’ı tam üyeliğe kabul ederken Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçe zorlanan yaklaşık 400.000 Müslüman Türk’ün hesabını sormak kimsenin aklına bile gelmedi.
Oysaki gazeteci Julian Popov’un da altını çizdiği üzere özellikle 1980’lerde Bulgaristan’da yaklaşık bir milyon Müslüman, isimlerinin zorla Hıristiyan isimleriyle değiştirilmesi ve ibadetlerinin yasaklanması gibi çeşitli asimilasyon politikalarıyla “aşağılanmıştı.” Türk kültürüne ait herhangi bir şeyi yapmaları men edilmişti. Binlerce aile ağır baskı ve tehditlere maruz kalmış, Müslüman topluluklarının önde gelenleri zorla ülke dışına çıkarılmıştı. Yüz binlerce insan evlerini barklarını terk etmek, varını yoğunu yok pahasına satmak zorunda bırakılmıştı. Popov’un da vurguladığı üzere, hastane kayıtları yok edilmiş ve hatta mezar taşlarından isimleri bile silinmişti.
Bulgaristan Parlamentosu 11 Ocak 2012’de aldığı bir kararla, bütün bu yapılanların “totaliter bir rejim tarafından işlenmiş bir çeşit etnik temizlik suçu” olduğunu kabul etti ve ‘zorunlu göç’ uygulamasını resmi olarak kınadı. Oysa herhangi bir Avrupalı siyasetçiden veya AB yetkilisinden bu konuda şimdiye kadar herhangi bir talep gelmemişti. İki tarihi vaka arasındaki benzerlik ve farklılıklar bir tarafa bırakıldığında, esas dikkat çeken nokta şöyle özetlenebilir: Ermeni soykırım iddialarına sürekli burnunu sokarak tarafların gerçek bir çözüm bulunmasını engelleyen, böylelikle Türkiye ve Ermenistan arasında yakınlaşmayı sağlamak üzere atılan adımları dinamitleyen, meseleyi Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmak için istismar eden Avrupalı siyasetçilerin Bulgaristan söz konusu olunca ortalıkta görünmemesi. Bu meseleyi Bulgaristan’ın AB üyeliğiyle ilişkilendirmek bir yana, Bulgar meclisinin bile etnik temizlik olarak kabul ettiği bir yakın dönem vakasından bugüne dek hiç söz etmemeleri. Sanki onların haklarını savunuyormuş gibi görünüp, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmalarını engelleyerek Ermenilere kötülük etmeleri ve onları Türkiye düşmanlığına alet olarak kullanıp istismar etmeleri. Türkiye’de sürekli milliyetçi sinir uçlarına dokunarak, Türkiye’nin tarihiyle gerçek anlamda yüzleşmesinin önüne set çekmeleri.